Filmlere konu olmuştur, fitüristler hep söylemiştir böylesi salgınlar yaşayacağımızı… Tıp Fakültesi derslerinde de pandemi kavramını hep duyardık ama zannederdik ki geçmişte kaldı. 165 yılındaki Roma askerleri tarafından İtalya’dan Anadolu’ya kadar taşınan çiçek salgını, 541 yılındaki Bizans İmparatorluğu’nu etkileyen Justinian Vebası veya 14. yüzyıla damgasını vuran Asya’da başlayıp Avrupa’ya yayılan kara ölüm, 19. yüzyılın ortalarında başlayan ve yaklaşık 8 yıl süren Kolera salgını, Birinci Dünya Savaşı’nda savaştan çok ölüme yol açan İspanyol Gribi ve daha nicelerini biliyorduk ama bunlar hep geçmişte kaldı zannettik.
Evet artık hastalıkların yıkıcı etkisi kalmadı, büyük salgınlara yol açmaz, çünkü antibiyotikler var, aşılar geliştiriliyor derken 21. yüzyılın dünyası yeni ve farklı bir deneyim yaşıyor. Mikroalemin en küçük canlılarından mini minnacık bir virüs dünyayı etkisi altına alıyor. Hem de bunu gelişen teknoloji sayesinde çok hızlı bir şekilde yapıyor. Artık dünyamızda ulaşım o kadar hızlı ki bu da virüsün işine geliyor. Salgın Çin’de başladı ve hızlı ulaşım sayesinde her yere gitti. Peki bizlere sağlık, eğitim, sosyal alanda bu kadar köklü değişiklikler yaşatan bu virüs neydi?
RNA’dan oluşan genetik bir materyal ve bunun etrafını saran yağ tabakasından oluşan bir kapsüle sahip bu mikro varlık yaşaması için bir canlı hücreye ihtiyaç duyuyor. Aslında aciz ve çaresiz bıraktığı insanlar kadar kendisi de çok aciz ve çaresiz. Bu da yaşam mücadelesi içerisinde ve o yüzden de bize, hücrelerimize ihtiyacı var. Üstelikte ona kapılarımızı açıp buyur edersek, bizim kendi hücrelerimiz de bize zarar veriyor yani kendi bağışıklık sistemimizin savaşçı askerlerini kendi üzerimize salıyor. Şimdiki bilgilerimize göre bu virüs en büyük hasarı akciğerlerde yapıyor. Bağışıklık sistemimizin askerleri bunlarla savaşmak için akciğerlere geldiğinde virüs bunlara da bulaşıyor. Vücudumuzdaki hücreler arasında çok etkili bir iletişim aracı olan ve Sitokin adını verdiğimiz proteinler vardır. Bağışıklık sistemimizin hücrelerine bulaştığı zaman bu hücrelerimiz birbirleri arasında iletişime geçiyor ve tabii bunu da Sitokinleri artırarak yapıyor. Böylece bağışıklık sisteminin komutuyla bu alana o kadar çok asker gönderiliyor ki sonuçta vücudumuzun kaynakları bu savaş için tüketiliyor. Bu savaş sadece hedef olan virüsleri yok etmiyor çevreye de zarar veriyor. Sonuçta akciğerlerimizde hasar başlıyor…
Corona virüsü çok hızlı yayılıyor. Henüz aşı yok, belki onu öldüremiyoruz ama davranışlarımızla sosyal bir aşı oluşturabilmekten kim bizi alıkoyabilir?. Enfekte olmamak kadar diğerlerini enfekte etmemek de öncelikli hedeflerimiz arasındadır. Elimizde önemli silahlarımız var; bu pandeminin sembolü haline gelen maske kadar virüs etrafındaki yağdan kılıfı eritecek sabun da bir o kadar önemli… Bunları yapmamız belki daha kolay, dostlarımızla aramıza koyacağımız mesafeden… Birer sosyal varlık olan bizler eşimizi, dostumuzu görünce dokunsal teması ve bu vesileyle onlara olan sevgimizi göstermeyi ve aramızda oluşan enerjiyi hissetmeyi isteriz. Ama şimdilik biraz sabır…
Dünya maskesini taktı yüzüne ve kollarını sıvadı suya sabuna dokunmak için. Evet pandeminin geleceği bizim elimizde…